Posted on May 20, 2013
Kitaplıkta Yeni 20.05.2013
Arthur C. Clarke’ın Space Odyssey’inin her yerde karşıma çıkmasından bıkıp, ilknokta.com‘daki devasa indirimden yararlanıp, 1000 sayfalık kitabı bir kitap hediyesi, bir de dergi hediyesiyle beraber 34 liraya nasıl getirdim adlı çalışmam.
Alana, verene, okuyana hayırlı olsun.
6 notes
Posted on May 19, 2013
Kitaplıkta Yeni 19.05.2013
Görünce beynimden vurulmuşa döndüğüm, o an alamadığım için rüyalarıma giren beni uykularımdan eden o iki kitap bunlardı.
Belki birazcık abartmışımdır. Belki.
Zaman, evren ve gerçeklik algısı üzerine konuşmamız gereken o kadar çok şey var ki ve bu konuşmaların o kadar büyük bir kısmı o kadar eğlenceli ki çevremde bunlarla ilgilenen kim olursa olsun onu birkaç saatliğine rehin almaya meyilliyim.
Biraz fizik, biraz da felsefe.
Not edilmesi gereken en önemli cümle ise, şu son aldığım kitaplardan “Zaman Makineleri” olanının son zamanlarda okuduğum en güzel kitap oluşu.
Her cümlesini on kere okusam da bitmese keşke diyorum. Ufacık bir şeyde yan odaya koşup abime ve kardeşime de okuyorum ki bu heyecanımı onlar da paylaşsın. Enfes ötesi güzellikte, kesinlikle tavsiyemdir.
Bir de son olarak: Sourberry’de DJ’lik için yaptığım başvurunun ilk kısmı onaylanmış. Dün ikinci formu doldurup gönderdim, büyük bir sevinç kaynağı oldu bu. Finallere 6 gün kala o kadar keyfe keder bir haldeyim ki anlatamam.
Ve: Dan Brown’un Inferno (Cehennem) kitabı o kadar popüler oldu ki ben de bir o kadar geride duruyorum almak için. Hem Türkçe hem İngilizce kapaklarını kesinlikle beğenmedim. (Zaten aynılar.) Puntosuna ve yazı stiline kadar beğenmedim. İki gündür kitapçı geziyorum, herkes arkasında “İstanbul’da geçiyor” gibi bir ibare yüzünden ona ilgi duyuyor izlenimi oluştu farkında olmadan. Brown’un bütün kitaplarını okudum ama bunun için soğumasını beklemek istiyorum, daha var. Can Yayınları indirimini bu aralar çok kurcaladım ama yine bir umutsuzluk. Öte yandan bu ay büyük ihtimalle alacağım son kitabı yarın alacağım, aslında kargoya geleli birkaç gün oluyor. En büyük çantamı alıp öyle gideceğim çünkü niye, çünkü cevabı yarın.
Hepinizi öptüm.
13 notes
Posted on May 14, 2013
Kitaplıkta Yeni 14.05.2013
Lale Müldür’ün yeni kitabı çıkalı birkaç ay oluyor. Aslında yeni kitabı değil de, Türkçe’ye yeni çevrilmiş kitabı demeliyim.
Bazı Gaiman kitapları piyasadan kalkmaya başlamış bile yavaş yavaş, tükenmeden alınız.
Şimdiye değin Cahit Zarifoğlu okumamış olmak benim ayıbım.
Gargantua bir efsane. Hakkında konuşulacak pek bir şey de yok zaten.
Zaman Makineleri sanırım 700 sayfalık bir kitap ama benim fazlasıyla ilgimi çekiyor, delice bir hevesle aldım. Aynı şey Suç Psikolojisi için de geçerli.
Aslında her biri ve daha fazlası hakkında anlatacak yazacak çok şey var ama hepsi başka bir güne kalsın. Bir sonraki ayın kitap listesi sanırım komple bilimkurgu olacak ve içinde acayip güzel şeyler var gibi. En azından ben onları düşündükçe heyecandan yerimde duramıyorum.
Tüm bunlar bir yana diyeceğim son şey, Ursula K. Le Guin, sen bizim kraliçemizsin.
9 notes
Posted on May 7, 2013
Geçmişten Güne Düşülen Notlar 02.05.2013
“Karanlıkta kalanlar” gibi bir şey.
Hoca labda zeka testi yapıyor. Gönüllü isteyince D. tabii ki psychlab görevlisi olarak kendini feda ediyor. Gördüğüm en rahat kızlardan biri, ama o bile stresli. Hoca sakinleştirmeye çalışınca da “Herhalde normal bir zekam vardır” diyor, o sırada çift taraflı aynanın arkasında olan bizler ses yalıtımına güvenerek çığlıklar atıyor, gerçekten bu kadar işe yarıyor mu diye bakmak için avazımız çıktığı kadar bağırıyorduk.
D.’nin ise elleri titriyordu.
Sonra çift taraflı aynanın arka tarafına geçiyor, orada olmak nasıl bir his onu yaşıyorduk. D. bizim aynanın arka tarafında olduğumuzu bildiği için sürekli cama bakıyordu ama orası ayna tarafı olduğu için kendini daha fazla rahatsız hissediyordu.
İçten içe onu yargılarız sanmıştı ama biz içeride gırgır şamata yapıyorduk.
Umarım bu bir hayat gerçekliği değildir, yani düşününce, evet evet, mesela yarınki iktisat sınavı için stres yapıyorum filan, birileri odamın camının arkasında kahkahalarla beni izliyor, gerizekalı olup olmadığım hakkında geyik yapıyorlar.
Düşününce siz de yaklaşık 1 dakika aralıksız sövmediniz mi?
9 notes
Posted on May 4, 2013
Ted Nasmith
Ted Nasmith, Luthién, Sabah Yıldızı’nı çizdi.
18 notes
Posted on May 3, 2013
Rob Gonsalves (1959-…)
Rob Gonsalves, hayatımda gördüğüm belki de en güzel resimleri çizen kişi. Daha fazlası için buraya TIK.
44 notes
Posted on April 27, 2013
Bir şeyler üretmek için elimizde çok fazla şey var.
Belki bu kadar çok şey olmasaydı bir şeyler üretebilirdik ama ben hayatım boyunca aldığım hiçbir harçlığı bir icat yapmak için malzeme almaya ayırmadım. Sen ayırdın mı?
Pamukta fasulye yeşertmek dışında bir şey?
Bu kadar çok şeye sahip değilken çok sık yazıyor, ahlaksızca çok kitap okuyor, bulaşık yıkarken söylediğim şarkıları bile beste yapmaya çalışıyordum ve bir şey düşünmek için uğraşıyordum, bir şeyler üretmek için.
İnsanları ürettiklerine göre değil de tükettiklerine göre prestijlendiren toplumun en klasik üyelerinden biri mi oluyorum?
Yoksa çoktan oldum mu?
Akıllı telefonlar ve hakiki deri İtalyan markaları çantalar ve hiçbir zaman doyuma ulaşamayacak insanlarla etrafım çevrili. 2500 lira bir telefona veriyor ama yetmiyor, doymuyor işte, daha iyisi olduğu sürece asla yetmeyecek çünkü o adam her zaman daha iyisinin çıkacağını biliyor.
Doymuyoruz işte. Yetmiyor.
Seneler önce aldığım Peter Rabbit defteri ve kalemleri ve yazı tahtası, var olan tüm şirinlikleriyle komodinin en karanlık yerinde beklemeye başlayalı 4(dört) sene oluyor.
Bu dört sene içerisinde ayda yılda bir kez çıkarıp kapağını okşadığım deftere şu ana kadar tek bir kelime bile yazmadım.
Çıkar göster deseniz onlarca farklı güzellikte defter çıkarıp gösterebilirim ama sadece tükettiğimi gösterebiliyorum.
Bomboş defterler sinir bozucu oluyor ama almadan da duramıyorum çünkü ben de ötekiler gibi olmaya başlayalı az olmuyor.
Uyumayı bu kadar sevmemeliyim.
Unutmamalıyım ki zihnimde bir saat algısı yok, sadece güneş var, güneş varsa ayakta olmalıyım güneş yoksa yatmalıyım. Erken kalkabilmeliyim ki düşünmek için vaktim olsun.
Güneşe göre yaşayabilmeliyim.
Sadece güneşe göre.
Güne Düşülen en eleştirel notlarımdan biri bu olsun, resmi tarih 27 Nisan 2013 iken.
30 notes
Posted on April 27, 2013
Uzun zamandır düşündüğüm bir şey var ve bu şey tamamen Alice Harikalar Diyarında ile alakalı.
Biz Dünyalılar en basit masallardan bile çok derin anlamlar matematiksel hesaplamalar çıkarmaya çalışırız ama ne hikmetse bilimde Occam’ın Usturası prensibi işler. Bir sorun için pek çok açıklama varsa en basit olan doğrudur gibi bir şey bu. Veya en basit olan en tercih edilebilir olandır gibi bir şey.
Bence bu bilimin özüne aykırı bir şey. Ulan madem en basit olan doğru, aha bu şimşek, aha bu Zeus, aha bu da Percy Jackson, al sana doğa olayları, al sana tanrılar ve yarı-tanrıların savaşı. Derdin neydi onu bi anlamıyorum.
Alice’de Cheshire kedisinin söylediği şey şu kabaca, zaten kibarca ifade edebilsem Lewis Carroll ben olurdum. (Lewis Carroll bendim aşkım.) Neyse bu kedi diyor ki: Bu senin gerçekliğin, bu da benim gerçekliğim, bu ikisinin aynı olmaması benim gerçekliğim olmadığı anlamına gelmez.
SO LOGICAL!
Ya bak bi düşününce gerçekten olağanüstü bi mantığı var bunun. Yani bence tamam bu kadar geldik, bilim sanayileşme teknoloji filan süper. Buraya kadar “ok spr dvm”. Ama ben post-endüstriyel bi toplum olmak istemiyorum arkadaşım. Ya ben bu zaman mekan uzamında sıkışıp kalmak istemiyorum ya. Ya millet hala uzayda hayat var mı diye tartışıyor ama bana sorsan ebesinde bile var.
Psikolojide var olan şeyler üzerinden gidiyorum mesela. Tam da psychological disorders görüyorken enfes oluyor derste hülyalara dalmak.
Ciddi ciddi bizden çok daha normal olabilecek insanlara sırf çoğunluk öyle diye anormal yaftası yapıştırmak ANORMALİME gidiyor. Hayır ya onun gerçekliği o. Buna ciddi ciddi inanıyorum ben bak, onun gerçekliği o kardeşim. O niye benim gibi olmak zorunda olsun. Hayır ya bir de onu da toplum gibi yapmak için adama kimyasal sıvıları GÖTÜNDEN VERECEK kadar ileri gidiyorsun. Siktir git demezler mi adama peki?
Hayır belki bu dünya bi hayvanat bahçesi.
Meşhur teoremi bilirsiniz.
Biz “uzay”da tekizdir, bizim-dışımızdaki-varlıklar (rica edicem “uzaylı” tanımı bi kalksın artık şu edebiyattan ya. Ben de uzaylıyım, sen de uzaylısın. Bi zahmet galaksilerimizle isimlendirilsek ne güzel olur. Bi gelişme gösterelim bi zahmet.) bizi bir şekilde korumaya almışlardır. Koruma derken göktaşlarını asteroidleri savuruyorlar anlamında değil tabii. Mancınık kullanmıyorlar anlatabiliyo muyum? Yani bu adamlar bizi kendi halimize bıraktı çünkü tekiz. Hayvanat bahçesinde gibi, kocaman bir yerküre olarak kendi halimizde takılıyoruz ama bu bizim kafesin içinde olduğumuz gerçeğini değiştirmiyor. Tabii bu sadece bir teori, inanmıyorum ama teori yani. Bizdeki sonsuzluk duygusu nasıl bir klasik koşullanmayla yok oldu anlamıyorum ama anlamak istiyorum bak.
Zamanla ve mekanla yeterince oynarsak karşımıza ne çıkacağını kim bilebilir?
Hayır ya ben Descartesçi zihniyeti seviyorum çünkü bi çeşit Occam’ın Usturası bu ve samimi geliyor.
Sen imperfect aklınla bunları düşünebiliyorsun mesela ama doğa gibi perfect bir şey bunları çoktan var etmiş olabilir.
Benim imperfect aklımda (ki mükemmel bir aklım olduğunu ben kabul etmiyorum, harika bir varlık olduğumu kabul ediyorum ama çok da gururlu değilim gençler. Benden daha mükemmel bir varlık olduğuna inanabilirim çünkü şu 21 yıllık hayatım boyunca yerküreye hiçbir hayrım dokunmadı. Sikicem dediğinizi duyar gibiyim ama öyle.. HİÇBİR HAYRIM DOKUNMADI LAN. Şu insanlığa bi katkım olmadı ya.) Neyse konu dağıldı ve şu an devam etmeye çalışıyorum.
Ya bak en basitinden gidelim.
Bazı insanlar, ki burada bi “insan” vurgusu var çünkü insanları pek çok türün içerisinde var olan başka bir tür olarak alıyorum, (ki bu türler sadece hayvan, bitki, insan değil) (Mesela Vogonların olmadığını kanıtlayabilir misin?) bazı insanlar Devleri ve perileri düşündü mesela.
Ne bileyim yılan başlı Medusayı düşündü.
Elfleri, goblinleri düşündü.
Bak bu benim sonsuz bir zaman-mekan uzamı olan zihnimde var olan bir şeyse sonsuz bir zaman-mekan uzamında demek ki böyle bir şey var. Var yani.
Hayalgücü dediğimiz şey çok üstün bir yaratıcılık yeteneği mi? Bence hayır. Bu arketiplerden gelen bir şey. Neo-Freudyen gidersem Jung’a selam çakmış olurum. Ortak bilinçaltımızda var olan bir şey bu. O adam bana mesela bir goblin tarif ediyor ve ben zihnimde onu canlandırabiliyorum. Bedenim sadece zihnimi taşıyan bir araçtır belki de. Zihnim sonsuz bir şey ama bedenimin yeri belli, yurdu belli.
Biz insanların belki de en önemli özelliği “var olmayan bir şeyi hayal edemememiz”dir? Hayal etmeye çok derin anlamlar yüklüyoruz belki ama ya asıl gerçek oysa? Bir şeyi hayal ettiğimizde onun aslında başka bir gerçeklikte var olmadığını kanıtlayabilir misin? Hayır. Belki o hayal o gerçeklikte sıkışıp kalmış bir şey ve senin gerçekliğine geçiş yapıyor?
Paralel dünyaların olmadığını kanıtlayabilir misin?
Belki de senin kıyamet diye adlandırdığın şeyden sonra gerçekten de (Updated) Earth II New Version 2.0 piyasaya sürülecek?
Douglas Adams’a selam,
DNA’ya selam,
Kovuktakilere daha çok selam olsun.
Sevgiyle kalın.
12 notes
Posted on April 23, 2013
Clash of the Gods - Tolkien’s Monsters
35 notes
Posted on April 20, 2013
Kızmış, belli.
**
Bir başkası gülerek anlatıyor:
“Hacettepe, Beytepe Kampüsü’nün girişindeyiz. Acayip bir trafik var, bir adım ilerleyemiyoruz. Altımızda da BMW var, ben önde oturuyorum, 3 kişiyiz. Yanımızda da bir jip var. Son model, canavar bir şey. Şoför koltuğunda da bir kız oturuyor. Bir yandan sigara içiyor, öteki yandan telefonla konuşuyor. Telefonla konuşması bittiğinde bizim ona baktığımızı fark ediyor ama biz üçümüz mal gibi hala kıza bakıyoruz. Bir düğmeye basıyor, jipin üstündeki camı açıyor, sigaradan son bir nefes çekip parmağıyla ucuna bir vuruyor, izmarit üstteki pencereden çıkıp bizim BMW’nin önüne düşüyor sonra.
Böyle bir rezilliği daha önce hiç yaşamamışızdır.”
**
Devam ediyor:
“Arkadaş Ortaköy’den Galatasaray Üniversitesi’ne doğru yürüyor. Karşıdan bir kız geliyor o yöne doğru, kızın giyimi pek hoş değil ama yüzü çok güzel. Sonra karşılaşıp yürümeye devam ediyorlar, kız Galatasaray Üniversitesine giriyor o arada. Bu çocuk arkasını dönüp kıza bir daha bakıyor. O sırada kız arkasını dönmeden çıkarıyor telefonunu, kamerasını arkaya tutup çocuğun fotoğrafını çekiyor.
O çocuğun kendisine bakacağından o kadar emin ki fotoğrafını çekmek için yüzünü dönmeye tenezzül bile etmiyor.
Böyle bir rezilliği daha önce hiç yaşamamış.”
**
Cidden kızmış, belli. Baksana kendisini nasıl da odasına kapattı.
**
Bir klinik psikolog tarafından psikolojimin bozulduğu zamanlardayız:
Sybil (1976) seyrediyoruz.
Çoklu kişilik bozukluğu olan bir kadının psikanalizini anlatan fazlasıyla uzun ve ağır bir film. Sıkıcı değil kesinlikle, ama ağır işte. Ara verince anneme “Psikopat bir film seyrediyoruz.” dediğim için hocam tarafımdan bir güzel azarlanıyorum. İleride böyle bir rahatsızlığı olan bir insan bana gelirse ne yapacağım diye söyleniyor. İçimden, ben olsam 18 ayrı kişilikli anormal bir kadından her mantıklı insan gibi kaçarım diyorum ama dışımda kocaman bir sessizlik.
**
Biraz bağırdı ama yetmedi, o buz gibi yorganın altında ne yazık ki uyuyamayacak.
8 notes