Hilalde uyukluyorum ayağımı kuyruğundan sarkıtarak. Bir merdiven ki kristalden, ulaştırıyor göklere bizi, görmüyorsun. Herkes arzularını bastırıyor, herkes öfkeli. Ve herkes yalnızca hayalkırıklığıyla dost. Geniş kanatlarıyla kayarak kaybolup giden leyleklere harfsiz pusulam gibi güveniyorum. Bir kelebek vadisinde huzur bulup dinleniyorum artık. Hilalin tepesine salıncak kuruyor gevrekçe esniyorum, insanlar gerilerden bakıp dilek tutuyor belki. Baykuş yetiştiren devleri düşünüyorum veya cam sarayları ama mızıkamla bir Saturnus çalamıyorum. Herkes suçsuz olduğunu söylüyor, ama herkes mahkum, göçeceğim, göçeceğim çünkü o adam “I will die all alone” diyor ve ben rüzgara yetişebilen, üflersem küre biçimindeki bambu flüde,
göç zamanım gelmiştir.
Obalarımdan, haritalarımdan.
Tıpkı yazdığım onca şekil gibi sileceğim, aklımdan.
Herkes özlüyor, herkesin kalbi kırık. Ufakken uzun saçlarımızı annelerimz tarardı, çekiştire çekiştire. Ellerinde bir kase su peşimizden kovalarlardı. Yalnız gidişlerin davulları neşeyle karşılıyor ayrılıkları. Yalnız gidişlerin yas tutanları hevesle karşılıyor ağlayanları.
Biz küçükken, fareler yerdi uyurken çocukların süt dişlerini.
Bir dilek tut, geceleyin Ay’a doğru at derlerdi. Artık ben tutabilirim.
Maveraünnehir bereket saçsa bile,
çiftçiler var korkuları ile hasatı kavuran. Herkes korkak, herkes fısıldıyor. Ve herkesin çocukken tek gözlü korkunç bir bebeği olmuş. Porselen ve pürüzsüz değil. Plastik ve kafası ısırılmış.
ekose eteğimin cebinde dörde katlı ve katlı yerlerinden hafifçe yırtılmış bir kağıt buluyordum.
bomboş billur bir sürahiye ve sonra üşengeçliğime yansıyan doyrulmamış,
doyrulmak istenmeyen tatlı susuzluğuma benzeyen sesi,
kıvırcık saçlı gençten,
bana sorarsanız mavi olan renklerden bir kadın
altımı çiziyordu.
kırmızı ankara trenleri gibi.
hiç yağmura benzemeyen, hafif kamburunu annesinden başka kimsecikler bilmeyen adamlara benzeyen kırmızı ankara trenlerinin geçişini izliyorduk birlikte;
hep geciken,
hiç gecikilmeyen ama.
altımı çiziyordu bana sorarsanız mavi olan renklerden, bir kadın.
cebime bıraktığı dörde katlı içerinde şiirler yazılı bir kağıt vardı.
dünyadaki bütün anemon çiçeklerini nüfusuna geçirtecekti gelse elinden.
gelmiyordu.
onun yerine oturup dünyadaki bütün anemon çiçekleri için öyküler örüyordu.
öyküler ölüyordu tüm anemon çiçekleri için dünyadaki.
onun yerine elinde bir kupa sıcak kahveyle ikindileyin yanıma gelip ördüğü öyküleri benim üzerimde deniyordu.
üzerimizde mavi ölümlerin tortuları, mızıkalı şarkılar dinliyorduk birlikte.
hiç yağmura benzemeyen, hafif kamburunu annesinden başka kimsecikler bilmeyen bir adam bir anemon çiçeğinin önünde durmuş,
ve bir anemon çiçeğinin önünde durduğunu bilmeden
bir anemon çiçeği olsaydı her şeyin nasıl olacağını düşünüyordu.
aklına hiç bir şey gelmiyordu.
soruyu boş bırakıyordu.
kendisi için bir öykü ölünseydi sanırız biraz daha yağmura benzeyecekti.
bunu daha önce bir yerde okumuştu.
artık yapacak bir şey yoktu.
cebimdeki dörde katlı kağıdı tam o anda adama uzatmış olmayı diledim.
Kendimi şöööyle bir psikanaliz koltuğuna bırakıp ayaklarımı tepesine dikip dinlenesim var ama canım çıkıyor bilmezsiniz kuzum bilmezsiniiiiiiz.
Dediler ki onu yol yutmuş. Nasıl ya dedim, e nasıl’ı yok yol yutmuş işte dediler. Ama ben bekliyordum! Ama. Bir rüzgar esti, kahverengi pis toprak ayağa kalktı ve iki dönüp çömeldi.
Ayakkabılarımı bağladım. Peş peşe birkaç kere öksürdüm. Yakamı paçamı kurtaramadım bir türlü. Bir doktor çözüm arıyor.
Zencefilli ekmek yedim ve işaretleri beklemeye koyuldum lakin ortalıkta hiç de mahmuz sesi filan yoktu. Üstelik nasılsa çenem düşmüştü bir doktor çözüm aramadı.
Ellerimde 165 derece meridyeni gibi bir yerinden kesilmiş bir nar duruyordu eksenleri çarpıp sonsuz bölü sonsuzun dimitrisini aldığın zaman bir yere varması gerekiyordu.
Zamanında hırkasını yere sürüye sürüye gelen karanlık tarafların dervişi oturmuştu bana müneccim krallardan bahis açmıştı. Nasıl oldu anlamamıştım. Sonra başımı çevirdim ki baktım puf, ortada kimse yok. Hep öyle olur zaten ama arkada bir yerlerde kankan müziği var. Adam şeytanı gördü duman oldu, zaten sis oldu diyemiyorum, sis çok Eco’sal, ödüm kopuyor o kocamış kafamı koparacak diye.
Tabii bir Mazzy Star değildi hiçbiri. Yemin ediyorum bir zamanlar o trenlerin üzerinden atlayan Joe Cotton’ın hayaletini görürken (bak hayalet görme meselesi derken kastettiğim şeeey, neyse.) onun o haki renkli makine yağı bulaşmış paltosunun cebinde benim zencefilli ekmek var. Can boğazdan gelirmiş. Yesin çocuk.
Üstümü silkeledim kalktım baktım ortalık sessiz. Yok ki bir tabak yere koysak da baksak nerede at nalınları. Sakalları buhur kokan adamın biri geldi yanıma oturdu başlamaz mı bilmem kaç yılının Venedik veba salgınını anlatmaya. Varya dedim ki dua et Hızır’sın gelsin bir posta arabası götürsün beni buradan ahanda bak sana iki kere demlenmiş mırra yaptım ver elini öpeyim,