ANEMON
Posted on January 23, 2012
yalnız çocuklar cümleler kuruyordu.
cümleler kurup ‘cümle’ler yıkıyorlardı.
cümlemizi yıkıyorlardı.
ekose eteğimin cebinde dörde katlı ve katlı yerlerinden hafifçe yırtılmış bir kağıt buluyordum.
bomboş billur bir sürahiye ve sonra üşengeçliğime yansıyan doyrulmamış,
doyrulmak istenmeyen tatlı susuzluğuma benzeyen sesi,
kıvırcık saçlı gençten,
bana sorarsanız mavi olan renklerden bir kadın
altımı çiziyordu.
kırmızı ankara trenleri gibi.
hiç yağmura benzemeyen, hafif kamburunu annesinden başka kimsecikler bilmeyen adamlara benzeyen kırmızı ankara trenlerinin geçişini izliyorduk birlikte;
hep geciken,
hiç gecikilmeyen ama.
altımı çiziyordu bana sorarsanız mavi olan renklerden, bir kadın.
cebime bıraktığı dörde katlı içerinde şiirler yazılı bir kağıt vardı.
dünyadaki bütün anemon çiçeklerini nüfusuna geçirtecekti gelse elinden.
gelmiyordu.
onun yerine oturup dünyadaki bütün anemon çiçekleri için öyküler örüyordu.
öyküler ölüyordu tüm anemon çiçekleri için dünyadaki.
onun yerine elinde bir kupa sıcak kahveyle ikindileyin yanıma gelip ördüğü öyküleri benim üzerimde deniyordu.
üzerimizde mavi ölümlerin tortuları, mızıkalı şarkılar dinliyorduk birlikte.
hiç yağmura benzemeyen, hafif kamburunu annesinden başka kimsecikler bilmeyen bir adam bir anemon çiçeğinin önünde durmuş,
ve bir anemon çiçeğinin önünde durduğunu bilmeden
bir anemon çiçeği olsaydı her şeyin nasıl olacağını düşünüyordu.
aklına hiç bir şey gelmiyordu.
soruyu boş bırakıyordu.
kendisi için bir öykü ölünseydi sanırız biraz daha yağmura benzeyecekti.
bunu daha önce bir yerde okumuştu.
artık yapacak bir şey yoktu.
cebimdeki dörde katlı kağıdı tam o anda adama uzatmış olmayı diledim.
“tüm o nankör kedilerin
ve zarif bir hançerle gelmiştin
bazı insanlara yağmur yağıyordu
ben zaten yıllardır seni bekliyordum”
oyunu kuralına göre oynamamış olmayı diledim.
kul hakkı yemiş olmayı sonra.
renk olsaydı mavi olacaktı kız için.
mızıka ve güzelim kahve için.
nasıl da mutlu eder insanı, nasıl.